Yabancı Kelimelere Karşılıklar

A, B, C, Ç, D, E, F, G, H, I, J, K, L, M, N, O, P, R, S, Ş, T, U, Ü,V, W, Z

SUNUŞ

Türk Dil Kurumu, 12 Temmuz 1932'de Atatürk tarafından kurulmuş millî bir kuruluşumuzdur. Kurumun amacı; "Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, O'nu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir." 1982 Anayasasının 134. maddesiyle Türk Dil Kurumu, anayasal bir kuruluş hâline getirilmiş ve 11.8.1983'te kabul edilen 2876 sayılı kanunla "Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu" çatısı altına alınmıştır. 1951'de değiştirilen amaç maddesi böylece yeniden, Atatürk'ün sağlığında tespit edilmiş olan yukarıdaki şekle döndürülmüştür. Şu anda Türk Dil Kurumu; 20'si Başbakan başkanlığındaki Yüksek Kurulca, 20'si Yükseköğretim Kurulunca seçilmiş; büyük çoğunluğu üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin öğretim üyelerinden oluşan 40 kişilik Bilim Kurulu ile çalışmalarını yürütmektedir.

Türk Dil Kurumunun görevlerini iki başlık altında toplamak mümkündür: 1. Türk dilini araştırmak, 2. Türk dilini yabancı etkilerden korumak ve geliştirmek.

Kuruluş tarihinden beri araştırmalar, bazen yavaşlayarak, bazen hızlanarak devam etmektedir. Türkçe Sözlük, Tarama ve Derleme Sözlükleri, Eski Türk Yazıtları, Divanü Lûgati't-Türk Tercümesi, Kutadgu Bilig, Atabetü'l-Hakayık, Dede Korkut Kitabı gibi eserler, 1983'e kadar Kurumun yüzünü ağartacak çalışmalardır. 1983'ten sonra da 70'i aşkın ilmî eser yayımlanarak araştırma görevi yerine getirilmeye çalışılmıştır. Son yıllarda sayısı hızla artan bilimsel yayınlarımızı maalesef kamuoyuna fazla duyuramamaktayız. Birkaç yıldan beri Türk Dil Kurumu önemli projeler de üstlenmiştir. Bunlar, "Karşılaştırmalı Türk Lehçe ve Şiveleri Sözlüğü ve Grameri Saha Araştırması", "Göktürk (Runik) Yazılı Belge, Yazıt ve Anıtların Albümü", "Türkiye Türkçesi Sözlükleri" projeleridir. Lehçelerle ilgili proje 1994'te başlamıştır; Türk dünyasından ve Türkiye'den katılan 50'ye yakın bilim adamıyla yürütülmektedir. Sözlükler projesinde bir yandan tarihî sözlüklerimiz bugünün okuyucusu tarafından kullanılabilecek şekilde yayıma hazırlanacak, bir yandan tarihî metinlerin tek tek taranmasıyla Batı Türkçesinin Tarihsel Sözlüğü ortaya konacak, bir yandan da 20. yüzyılın metinlere dayalı Büyük Türk Sözlüğü hazırlanacaktır. Bilim dallarına ait terim sözlükleri, eş anlamlı, zıt anlamlı kelime sözlükleri de bu projenin içindedir. Projeyle ilgili çalışmalar 1993'ten beri yürütülmektedir. Göktürk yazılı metinlerle ilgili çalışma ise yeni başlamıştır; yurt içi ve yurt dışı bilim adamlarıyla birlikte yürütülecektir.

"Türk dilini yabancı etkilerden korumak ve geliştirmek" olarak belirlediğimiz ikinci görev de başından beri Türk Dil Kurumunun yerine getirmeye çalıştığı bir görevdir. Ancak bu görevin yerine getirilmesinde görüş farklılıkları ortaya çıkmış; uygulamalar kamuoyunda büyük tartışmalara, hatta bölünmelere yol açmıştır.

Başlangıçta Atatürk de dilimizi, bütün yabancı kökenli kelimelerden arındırmak istemişti. Birkaç yıl bu yolu denedi. Ancak kısa zamanda bunun çıkmaz bir yol olduğunu fark ederek 1935 güzünde, dilimize yüzlerce yıldan beri yerleşmiş olan kelimeleri atmaktan vazgeçti. Bunun yerine bilim terimlerinin Türkçeleştirilmesine hız verdi. Atatürk'ün ölümünden sonra maalesef tartışmalar dinmedi, artarak devam etti. Hele 1960'tan sonra konu âdeta bir kan davasına dönüştürüldü ve toplum bu yüzden bölünmelere uğradı. Türetilen kelimelerin çoğu sözlüklerde kaldı. Gençler çok defa yeni kelimeyi öğrenmediği gibi eski kelimeyi de öğrenemedi. Bazen de birkaç eski kelime için bir tek yeni kelime kazandı. Böylece yeni nesillerin söz varlığı zenginleşeceğine yoksullaştı. Kelime sayısının sınırlılığına eğitimdeki aksaklıklar da eklenince genç nesiller meramlarını doğru dürüst ifade edemez oldular; yazarken ve konuşurken doğru cümle kuramaz hâle geldiler. Meşrutiyette ve Cumhuriyetin ilk yıllarında çeşitli arayışlarla zenginleşen üslûbumuzu da yitirdik. Şimdi artık kelimelerin kökenlerine kendimizi hapsediyor ve üslûp endişesi taşımıyoruz. Üslûpta çeşitlilik, kıvraklık diye bir kaygımız kalmadı.

1980'den sonra tartışmalar durulmuştur. Ancak gelinen nokta hiç de iç açıcı değildir. Zengin ve güzel bir dilin yoksul ve çirkin kullanıcıları olduk. Genç nesillerin dil ve kültür hafızasında ne Dede Korkut, Yunus Emre ve Karacaoğlan var; ne de Fuzulî, Bakî ve Nedim. Ne Namık Kemal ve Tevfik Fikret var, ne de Abdülhak Hâmit ve Mehmet Akif. Halit Ziya, Hüseyin Rahmi, Yakup Kadri, Refik Halit, Ömer Seyfettin... Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Faruk Nafiz, Kemalettin Kamu... Reşat Nuri, Peyami Safa, Ahmet Hamdi, Sait Faik, Kemal Tahir... Ahmet Muhip, Necip Fazıl, Orhan Veli, Arif Nihat, Cahit Sıtkı... Bunların hiçbiri gençliğimizin dil ve kültür hafızasında yoktur. Masallarımızın, halk hikâyelerimizin, türkü ve manilerimizin, atasözü, bilmece ve deyimlerimizin zengin ve büyülü hazinesinden de gençlerimiz yoksun. Sadece bugünkü gençlerimiz değil, son birkaç neslin gençleri. Dilinin zenginlik ve güzelliğinin farkında olmayan; dil dağarcığını edebî geçmişinin, hatta çok yakın geçmişinin eserleriyle, bu eserlerdeki kelime ve deyimlerle doldurmayan; onlardaki binbir çeşit üslûbun tadına varamayan; sadece sokakta konuşulan dille yetinen insanlarımızın; uzaydan gelen ses ve görüntü dalgalarıyla, rengârenk elbiseler içinde ve kendi kültür geçmişlerinin zengin çağrışımlarıyla evlerimizin içine doluşan Avrupalı ve Amerikalı yabancılara hayran bakışlarla bakmalarından ve onların kelimelerine özenmelerinden daha tabiî ne olabilir?

İçinde bulunduğumuz bu durumdan kurtulmanın yolu önce eğitimden geçer. Çocuklarımıza ve gençlerimize dilimizin zenginlik ve güzelliğini okul öğretecektir. Çocuklarımız ancak okulda okuma alışkanlığı kazanacaklar, edebî eserlerin tadına varmayı ancak okulda öğreneceklerdir. Öyleyse Türk Dil Kurumu olarak biz ne yapabiliriz?

Konunun, okulun sınırlarını aşan ve bütün toplumu ilgilendiren boyutları olduğu muhakkaktır. Kamuoyunun bu konuda belli bir dikkat ve şuur seviyesine ulaşması şarttır. Hatta eğitim düzeninin, ana dilini en iyi verecek şekilde belirlenmesi dahi kamuoyunun bilinçlenmesine bağlıdır. İnsanlarımızın, hiç değilse çocuklarına İngilizce öğretme arzusu ölçüsünde bir duyarlığa sahip olmaları, eğitimde ana dilin istenilen seviyede ele alınmasını sağlayabilir. O hâlde Türk Dil Kurumunun yapması gereken; ana dili konusunda bir kamuoyu oluşturmak, insanlarımızda bir bilinç meydana getirmek, bu yolda imkânları ölçüsünde çalışmaktır. Tabiî ki, politikacılarımız ve basın yayın organlarımız bu konuda daha fazla imkânlara sahiptirler. Ancak onları harekete geçirme görevi de bizimdir.

Türk Dil Kurumu, çok fazla zaman ve emek isteyen ve uzun vadede aynı amaca hizmet edecek bilimsel çalışmalar yanında kamuoyu oluşturmak için de konferanslar, açık oturumlar, Türkçe ve edebiyat öğretmenleriyle görüşmeler düzenlemekte; basın yayın organlarına görüş bildirmekte; aylık Türk Dili dergisindeki yazılarla konuyu canlı tutmaya çalışmaktadır. Ancak dilimize son zamanlarda hızla girmekte olan yabancı kelimelere karşı sadece bu faaliyetleri yapmak yetersiz kalmaktadır. Yabancı kelimelere karşı olduğumuzu söylemek ve yazmak kâfi gelmemektedir. Bu kelimelere karşı somut tekliflerle kamuoyunun önüne çıkmak gerekir. İşte bunu düşünen Türk Dil Kurumu bir Yabancı Kelimelere Karşılık Bulma Komisyonu oluşturmuştur. Komisyon, hazırlıklarını tamamladıktan sonra 18 Kasım 1993 tarihinde ilk toplantısını yaparak çalışmaya başlamış ve 1994 Şubatından başlayarak bugüne kadar hiç aksatmaksızın her ay 15-20 kelimenin karşılığını kamuoyuna duyurmuştur. Yabancı kelimeler, anlamları, karşılıkları ve örnek cümleler içinde kullanılışları, her ay Kurumumuzun yayın organı olan Türk Dili dergisinde yayımlanmıştır. Basın yayın organlarımız ise açıklama ve örnekleri çoğunlukla almamışlar, sadece kelimeleri ve karşılıklarını liste hâlinde vermişlerdir. İlk listeden bu yana iki yıllık zaman geçmiş ve bugüne kadar 568 kelimeye karşılık teklif edilmiştir. Henüz yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmasa bile bu kelimeler geniş bir kesimin ilgisini çekmekte ve aranmaktadır. Onları gazete ve dergi köşelerinden kurtarmak, aranınca bulunacak toplu bir yayın hâline getirmek bir ihtiyaç olarak kendini gösterdi. Elinizdeki kitapçık işte bu ihtiyaçtan doğdu.

Tekliflerimiz üzerinde iki yıl içinde çok şey yazılıp söylendi. Olumlu ve olumsuz tepkiler gördük; pek çok eleştiriye muhatap olduk. Eleştirilerin çoğu, konuyu tam olarak anlatamayışımızdan, tekliflerimizin basın yayın organlarına eksik olarak yansıyışından kaynaklanmıştır. Bu eleştirilere zaman zaman gazete ve dergilerde, radyo ve televizyonlarda cevaplar verdik; kendi dergimizde cevaplar yayımladık. İki yıllık çalışma, kamuoyunun hangi konularda tereddütleri ve soruları olduğunu da bize gösterdi. Elinizdeki kitapçık aracılığıyla bu eleştiri, tereddüt ve sorulara da toplu olarak cevap verme imkânı doğmuş bulunuyor. Böylece anlatamadığımız veya kamuoyuna ulaştıramadığımız hususları da burada ele alabileceğiz. Bunları madde madde kamuoyuna açıklamayı uygun buluyoruz.

1. Teklif ettiğimiz kelimelerle asla kamuoyunu zorlamıyoruz. Ne kanun bize böyle bir zorlama yetkisi vermiştir, ne de bizim böyle bir niyetimiz vardır. Zorlamanın işi daha da güçleştireceğine, toplumda bölünme ve kavgalara yol açacağına inanıyoruz. Nitekim bunun tecrübesini uzun yıllar hep birlikte yaşadık. Biz kamuoyunu ana dili konusunda duyarlı olmaya çağırıyor, toplumda bir bilinç oluşturmaya çalışıyor ve insanımızın önüne somut tekliflerle çıkarak bu bilincin oluşturulacağına inanıyoruz.

2. Eleştirilerin bir kısmı bizim kullandığımız ve bazen de teklif ettiğimiz kelimelere yönelmiştir. Kelimeleri kökenleriyle değerlendirmek, toplumda maalesef yanlış bir tutum olarak benimsenmiştir. Bu tutum da yıllarca yürütülen yanlış dil politikasından kaynaklanmıştır. Bizden başka hiçbir millet; yüzlerce yıldan beri kullandığı, köylerde yaşayan insanlarına kadar ulaşmış, halk edebiyatı ürünlerine ve deyimlerine sinmiş, yüzlerce yılın çağrışım yükünü taşıyan kelimeleri, sadece kökenlerine bakarak yabancı diye damgalamaz. Bu tür kelimeler bizim malımızdır. Dil bilimine göre de kelimelerin bir dilin malı olup olmadığının ölçüsü, köken değil kullanımdır. İşte bu anlayışla biz yüzlerce yıl önce Çin, Soğdak, Fars, Arap, Rum, İtalyan, Rus ve Balkan dillerinden dilimize girmiş bulunan ve bugün de canlı olarak kullanılan inci, mantı, kent, kamu, duvar, pencere, kitap, şart, hayat, sınır, temel, pide, iskele, masa, portakal, vişne, çete gibi kelimeleri, kökenleri ne olursa olsun bizim malımız sayarız. Onları hem yazılarımızda hem de yeni kavramlara karşılık ararken kullanırız. Son iki yüz yılda dilimize batıdan girmiş elektrik, atom, demokrasi gibi kelimeler de böyledir. Dilimizin kurallarına aykırı olarak türetilmiş kelimeler bile, eğer halkın diline iyice yerleşmişse, kavram kargaşasına yol açmıyor ve birkaç ayrı kavram yerine kullanılmıyorsa artık dilimizin malı olmuşlardır. Kural, önem, bağımsızlık, bilinç gibi kelimeler böyledir. Tabiî bu, yanlış türetmeyi hoş karşılamak ve bunun devam etmesini istemek anlamını taşımaz. Bu sadece halkın malı olmuş kelimeler, dilin de malıdır anlayışının tabiî bir sonucudur. Bu anlayışın toplumda uzlaşma sağlayacağına inanıyoruz. Tabiî yazarların ve dili kullananların kelime seçimi kendi tercihlerine kalmıştır. Seçtikleri kelimelerden ötürü insanların kınanmasını doğru bulmayız.

O hâlde biz hangi kelimelere karşılık arıyoruz? Biz, dilimizde eskiden beri kullanılmakta olan kelimelere değil; son yıllarda Türkçeye girmekte olan kelimelere karşılık arıyoruz. Bunların büyük bir kısmı son birkaç yıldır basın yayın organlarımızda kullanılıyor. Bir kısmı belki de 5-10 yıldan beri. Hatta bir kısmını 15-20 yıl, belki biraz daha geriye götürebiliriz. Ancak bunların hiçbiri, en ücra köyümüzdeki halk kitlelerine kadar yayılmamış, belki bundan da önemlisi, henüz manilerimize, deyimlerimize girerek kültürümüzün malı olmamıştır. Özellikle televizyonlarda, tanınmış politikacılarımızın ağzında, iş yerlerinin tabelâlarında kullanılan bazı yabancı kelimeler birdenbire yaygınlık kazanıyor; gazetelerimiz ve şehirlerdeki insanlarımız tarafından sıkça kullanılıyor. Son yılların ürünü olan bu kelimeler, henüz dilimize tam olarak yerleşmiş ve kültürümüze mal olmuş sayılmazlar. Onlara karşılık bulursak ancak şimdi bulabiliriz. Halkta oluşacak şuur, bunların Türkçelerinin kullanılmasını ve yaygınlaşmasını sağlayabilir. Şu hâlde bizim ölçümüz, kelimelerin doğudan (Arapça, Farsça, Çince) veya batıdan (İtalyanca, Fransızca vb.) girmesi değil; eskilik-yenilik ve dilimize tam olarak yerleşip yerleşmemedir.

3. Amacımız dili yoksullaştırmak değil, zenginleştirmektir. Dilimizin malı olmuş kelimelere bunun için dokunmuyoruz. Ancak bir istilâ hâlinde ve bazen kendi kural ve imlâlarıyla Türkçeye girmekte olan yeni kelimelerin dilimizi mutlaka zenginleştireceğini ileri süremeyiz. Bu tür kelimelerin belli bir ölçüyü aşması, dilin önünü tıkamakta ve kendi imkânlarıyla gelişmesini önlemektedir. Osmanlı Türkçesi döneminde bunun acı tecrübesini yaşadık. Bugün o dönemi eleştiriyoruz. Aynı hatayı tekrarlamamalı; o gün de, bugün de daha çok aydın dilinde görünen özentinin önüne geçmeliyiz. Ancak hiç kimseyi dilinin veya kaleminin ucuna gelivermiş kelimeyi kullanmaktan alıkoyamayız. Herkes meramını en güzel ve güçlü şekilde anlatacak kelimeyi kullanır. Biz insanlarımızın önüne, dilimizin imkânlarından yararlanarak millî ve yerli seçenekler de koyuyoruz. Dildeki ince anlam farklarını, çalarları (nüansları) ortadan kaldıracak bir tutumu asla benimsemiyoruz.

4. Bize yöneltilen eleştirilerden biri de dilimizde mevcut veya daha önce başkaları tarafından türetilmiş kelimeleri karşılık olarak göstermemizdir.

Biz dilimizi yaban otu gibi sarmakta olan kelimelere karşı bir hareket başlattık. Bu kelimelerin hepsi, dilimizde karşılıkları olmayan, yepyeni kavramları anlatmıyor. Birçoğunun dilimizde zaten karşılığı var veya önceden bir karşılık bulunmuş. Antre-giriş; argüman-delil, kanıt; baz-temel, taban; branş-dal, şube, kol; departman-bölüm; kaos-kargaşa; korner vuruşu-köşe vuruşu; kriter-ölçüt, kıstas; oportünist-fırsatçı; prodüksiyon-yapım; sezon-mevsim; star-yıldız; şov-gösteri gibi. Biz yabancı kelimeleri ve karşılıklarını, bu sunuşun arkasında yer alan yazıyla birlikte kamuoyuna duyurduk. Başlangıçta birkaç ay bu yazıyı da basın yayın organlarına gönderdik ve dergimizde yayımladık. Orada ".... dilimize yeni girmiş veya girmekte olan kelimelere karşı bazen yeni bir kelime bulunmakta, bazen de sözlüğümüzde var olan karşılıklar belirlenmektedir." diyerek bu hususu daha baştan ifade etmiştik. İnsanlarımız, Türkçede karşılıkları olan yabancı kelimeleri de maalesef kullanıyorlar. Hatta bazen onların Türkçede bir karşılığı olabileceği dahi aklımıza gelmiyor. Bu bakımdan dilimizde mevcut karşılıkları da hatırlatmayı uygun bulduk. Bu karşılıkların bir kısmı bizden önce türetilmiş ve teklif edilmiş olabilir. Biz senin-benim kavgasında değiliz. Güzel ve doğru bir teklif, benimsenirse hepimizin malı olur. Tekliflerinin benimsenmesi insanları üzmez, memnun eder.

5. Bir kavrama iki kelimelik karşılıklar bulmamız da eleştirilmektedir. Özellikle kavramın karşılığı batı dillerinde tek kelime ise bizim de onlara tek kelimelik karşılıklar bulmamız istenmektedir.

Kavramları, tek kelime yanında birden fazla kelimeyle de karşılamak bütün dillerin başvurduğu bir yoldur. Hem de sık sık başvurulan bir yol. İngilizcedeki şu kelimelere bakalım: boot-hook (çekecek), to make rest (dinlendirmek), self-sacrificing (fedakâr), shoe-maker (kunduracı), to turn purple (morarmak), flower-pot (saksı), eyebrow (kaş), water-melon (karpuz), gap-toothed (dişlek). İşte Fransızcadan da birkaç örnek: prendre le change (aldatılmak), devenir violet (morarmak), vers le soir (akşamleyin), contre remboursement (ödemeli), non pointu (küt), pomme de terre (patates). Almancada birkaç kelimeden yapılmış upuzun sözler olduğunu herhangi bir Alman gazetesini elimize alır almaz görürüz. İşte Almancada bizim kepçe kelimesi: Schöpf-löffel. Şu Türkçe kelimelerin İngilizce, Almanca, Fransızca karşılıklarına bakalım.

kaynana

mother-in-law

Schwiegermutter

belle-mère

kaynata

father-in-law

Schwiegervater

beau-père

sabahlamak

to sit up all night

die Nacht über aufbleiben

passer la nuit à

sabahlık

dressing gown

Morgenkleid

robe de chambre

sabunluk

soap dish

Seifenschale

porte-savonette

manav

fruit seller

Obst-und Gemüsehändler

marchand de légumes et de fruits

Örneklerden de görüldüğü gibi bizim tek kelimeyle karşıladığımız pek çok kavramı İngilizce, Almanca, Fransızca iki veya daha fazla kelime ile karşılamaktadır. Buraya ancak birkaçını aldığımız bu örneklerin sayısını binlerle ifade etmek mümkündür. Bazen bizde tek kelimeyle karşılanan kavramlar onlarda iki kelimeyle, bazen bizde iki kelimeyle karşılanan kavramlar onlarda tek kelimeyle karşılanır. Bu konuda bütün dillerin birbirine uyması zarureti yoktur. Tipik bir örnek verelim. Göz kapağı ile kaş arasında organ olmak bakımından hiç fark yoktur; ama biri için tek kelime, diğeri için iki kelime kullanıyoruz. Buna karşılık İngilizcede kaş için iki kelime (eyebrow) kullanılıyor.

Türkçede belirtisiz isim tamlamaları (duvar kâğıdı, tulum peyniri, elmacık kemiği, işaret parmağı), sıfat tamlamaları (kuru fasulye, beyaz peynir, karayazı, baş parmak), isnat grupları (gözü açık, eli ağır, başı dik, gönlü geniş) ve birleşik fiiller (zikretmek, hasta olmak, göz atmak, kulak vermek) başta olmak üzere kelime grupları, yeni kelime yapımında en az türetme kadar kullanılır. Diğer dillerde olduğu gibi bizim dilimizde de bunun binlerce örneği vardır. Dilde mevcut olan bu yol vaktiyle ihmal edildiği ve tek kelimede ısrar edildiği için ister istemez uydurma ve dilin kurallarını zorlama yoluna gidilmişti. Elbette öncelikle, tek kelimelik karşılıklar bulmaya çalışıyoruz; ancak bu mümkün olmadığı zaman zorlama yerine iki kelimeye başvuruyoruz.

6. Farklı kavramları aynı kelimelerle karşılamamız da eleştiriler arasında yer alıyor. Aslında bundan kaçınıyor ve bu yola çok seyrek başvuruyoruz. Söz gelişi Fransızca valeur karşılığı olan değer kelimesini biz kotasyon karşılığında da teklif ettik. Burada bir karışma söz konusu olamaz; çünkü kotasyon daima döviz ile birlikte kullanılır. "Merkez Bankası döviz değerlerini yüksek açıkladı" dersek buradaki "değer"in valeur değil, kotasyon karşılığında olduğu hemen anlaşılır. Durum kelimesini de hem pozisyon, hem de (karşılaşma henüz bitmemişse) skor karşılığında gösterdik. Bu kavramlar için durum dilimizde zaten kullanılmaktadır.

Bu konuda şunu da unutmamak gerekir. Farklı kavramların aynı kelimeyle karşılanması, bütün dillerde çok sık rastlanan bir durumdur. Bütün dillerin sözlüklerinde kelimelerin farklı anlamları "1, 2, 3..." şeklinde veya noktalı virgüllerle ayrılarak tek tek gösterilmiştir. Meselâ Redhouse'dan fire fiilinin anlamlarına bakalım: tutuşturmak; pişirmek; harekete getirmek; teşvik etmek; patlatmak; püskürtmek; tutuşmak; kızmak; ateş etmek. Bunlar farklı kavramlardır ama hepsi de fire kelimesiyle karşılanmıştır. Türkçe Sözlük'te bakmak fiilinin 15 anlamı sıralanmıştır. Yine de biz bu yola bugüne kadar çok az başvurduk. Tam tersine tek kelimenin farklı anlamlarına farklı karşılıklar teklif ettiğimiz örnekler çok daha fazladır. Meselâ versiyon bir yazmanın varyantlarını ifade ediyorsa nüsha, bir filmin varyantlarını ifade ediyorsa biçimleme ile karşılanmıştır. Sofistike sözünün felsefedeki anlamı için yanıltıcı, teknolojideki anlamı için karmaşık, aşağılayıcı anlamı için bilmiş karşılıkları teklif edilmiştir. "By-pass"ın tıptaki karşılığı için damar aktarma, siyasetteki karşılığı için devre dışı bırakma terimlerini öne sürdük. Böylece burada da dilin zenginliğini göz önünde bulundurduk.

7. Yeni karşılıklar bulmada Türk lehçelerinden de faydalanıyoruz. Son yıllarda Türk dünyasının önümüzde açılmış bulunması, bütün alanlarda olduğu gibi elbette dil alanında da karşılıklı etkilere yol açacaktır. Daha şimdiden Türkiye Türkçesindeki bazı kelimeler Türk dünyasında kullanılmaya başlanmıştır. Türk boylarından bazıları Rusça samalyot kelimesi yerine uçak kelimesini kullanıyorlar. Azerbaycan'da çizgi film kelimesi de kullanılmaya başlandı. Eğer onların Rusça sözler yerine daha fazla Türkçe kelime kullanmalarını istiyorsak biz de onların bazı güzel kelimelerini kullanmalıyız. Söz gelişi açar kelimesi Azerbaycan'da (Anadolu'da da) anahtar yerine kullanılan çok güzel bir kelimedir. Yine Azerbaycan'da plâj yerine çimerlik kullanılmaktadır. Yabancı kelimelere karşılıklar ararken yanıbaşımızda duran bu zengin hazineden niçin faydalanmayalım? Üstelik kardeşlerimizin kelimeleri bizim de kelimelerimiz sayılmaz mı? Bu düşüncelerle erk (kondisyon), uran (slogan), çalar (nüans), dalan (lobi), ülüş (kota), orun (class) gibi kelimeleri Türk lehçelerinden seçtik ve görüldüğü gibi tamamen yabancı olan sözlere karşılık olarak teklif ettik. Az da olsa eleştirilerin bir kısmı -muhtemelen lehçelerden alındığı bilinmeksizin- bu kelimelere yöneltilmiştir. Hem ilişkilerimizin karşılıklı olarak gelişmesi için, hem de dilimizi kendi kaynaklarıyla zenginleştirmek için bu yolun doğru ve uygun olduğunu düşünüyoruz. Bize tamamen yabancı olan dillerden bile kelime alırken kardeş lehçelerden kelime almayı gayet tabiî buluyoruz.

8. Yabancı dillerden kelime almanın normal olduğunu ileri sürenler de var. Bu görüşte olanlar bizim çabamızı boşuna buluyorlar. Bunlardan bir kısmı ise batıdan giren kelimelerin önünde durulamayacağını düşünüyorlar.

Diller arasındaki etkileşimi biz de kabul ediyoruz. Bütün dillerde alıntı kelimeler olduğu gibi bizim dilimizde de olacaktır. Ancak bu gerçeklik, dilimizin kapılarını yabancı etkilere sonuna kadar açmak ve yabancılaşmaya karşı tedbir almamak anlamına gelmez. Etkilenmenin bugün olduğu gibi çok ileri derecelere varması; dilimizin kendi kaynaklarından kendi kurallarıyla gelişmesi imkânını ortadan kaldırabileceği gibi milletimizin kendine güvenini de sarsabilir. Nitekim 17. ve 18. yüzyıllarda böyle bir dönem yaşadık. Birçok yazar ve şairimiz, dilimizde ay, güneş, yıldız, gece, gündüz, göz, yanak, dudak gibi güzel Türkçe kelimeler varken bunların mâh, kamer; hurşîd, şems; sitâre, necm; şeb, leyl; rûz, nehâr; çeşm, ayn; ruh, izâr; leb, şefe gibi Farsça ve Arapçalarını kullanmışlardır. Yalnız bunları kullanmakla da kalmamışlar mâh-ı nev (yeni ay), encüm (yıldızlar), çeşm-i siyah (kara göz), nûrü'l-ayn (göz ışığı), gül-izâr (gül yanaklı), şeker-leb (şeker dudaklı) gibi Farsça ve Arapça kurallara göre yapılmış türev ve birleşiklerini de kullanmışlardır. Böylece dilimizin kendi yapısı içinde gelişmesini önlemişlerdir. Bugün giren kelimeler de tek başlarına girmekle kalmıyorlar; by-pass, check-up gibi kalıp hâlinde girenler; flower center, trade center, hipermarket, mega-show, Hotel Bonjour şeklinde tamlama olarak girenler de var. Artık "Otomobil in, at hırsızlığı out" gibi yarı Türkçe, yarı İngilizce cümleler; "distribütör tarafından düzenlenen test drive ve piknik" gibi tuhaf ifadelerle her gün karşılaşır olduk. Atalarımızın 300 yıl önce yaptığını eleştiriyorduk; şimdi aynı işi biz yapıyoruz. 100 yıl sonra çocuklarımız da bizi eleştirmeyecekler mi? Belki de Türkçeyi tamamen unutacaklar ve eleştirmeyecekler. Eğer buna razıysak dilimizi yabancı etkilere sonuna kadar açabiliriz. Biz etkilenmenin bir ölçüde kaçınılmaz olduğunu; fakat şiddetle esen yabancı rüzgârlara karşı demokratik ve millî bir direnişin de mümkün ve şart olduğunu düşünüyoruz. Atatürk'ün "Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişâfında başlıca müessirdir." sözlerindeki düşünceden ve dilin vatan olduğu fikrinden yola çıkarak Türk dilini koruyup geliştirmenin millî bir görev olduğunu kabul ediyoruz. "Yabancı etkilere evet, millî direnişe hayır" şeklinde özetleyebileceğimiz görüşlere katılmamız mümkün değildir. Biz Türkçe ile Türk olarak yaşamaya devam etmek azim ve kararındayız. Bu, zihnimizde bir ülkü, gönlümüzde bir aşktır. İşte yabancı kelimelere karşılıklar bu ülküyle aşkın ve elbette ilmî ve meslekî birikimimizin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yine de ileri sürdüğümüz her kelimenin yüzde yüz doğru olduğunu; hiç hata yapmadığımızı iddia etmiyoruz. Elbette her insan ve kurul gibi bizim de yanlışlarımız oluyor. Hata yapmamanın tek yolu vardır: Hiç iş yapmamak. Fakat en büyük hata çalışmamak değil midir? O hâlde hata yapabileceğimizi daha baştan kabul ediyor ve okuyucularımızın bizi uyarmalarını istiyoruz. Nitekim konuya duyarlı ve bilinçli okuyucularımızdan üçünün uyarılarını dikkate alarak diskjokey, dizayn, komplikasyon ve sendrom kelimelerine verdiğimiz karşılıkları düzelttik.

9. Tekliflerimizin kamuoyunda kabul görüp görmediği de merak edilen konular arasındadır. Basın yayın organlarımız, zaman zaman eleştirseler de, bazen alaylı bir dille verseler de tekliflerimizi kamuoyuna duyuruyorlar. TRT, her ay bütün birimlerine karşılıklarımızı ulaştırıyor. Ancak bunların duyuruldukları oranda kullanılmaya başlandıklarını söyleyemeyiz. Yeni kelimelerin tutunması, işin tabiatı gereği kolay değildir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, biz modaya ve bu modayı hızla yayan iletişim araçlarına karşı bir hareket yürütüyoruz. Kelimelerimizin tutunması için en azından bu moda ölçüsünde propaganda araç ve imkânlarına sahip olmamız gerekir. Biz buna sahip değiliz. Fakat halkımızın, gençlerimizin ve aydınlarımızın bilinçleneceğine ve bir karşı akım yaratacağına inanıyoruz. Aynı güçte bir akım doğduğu zaman toplumsal gelişme bir kırılma noktasına gelecek ve Türkçe kelimelere karşı hızlı bir eğilim başlayacaktır. Bu kırılma noktasına ulaşıncaya kadar hareket hissedilmeyecek ölçüde yavaş yürür. İhtilâller dışında toplumdaki bütün sosyal gelişmeler bu şekilde oluşur. Hareketi başlatmamızın üzerinden daha bir yıl geçmeden konu, basın yayın organlarında sık sık tartışılır hâle gelmiştir. Bazı gazete ve dergilerimiz Türkçe üzerinde bir duyarlık gösterme gereğini duymuşlar, hatta bazıları dil köşeleri açmışlardır. Tabiî ki bu sadece bizim hareketimizle bağlı değildir. Ancak konunun az da olsa güncelleştirilmesinde bizim karşılıklarımızın da rolü vardır. Esasen önemli olan bizim başarımız değil, konunun bir dava olarak benimsenmesi ve yayılmasıdır.

Belirttiğimiz karşılıklardan daha önce dilimizde var olanlar, bazı basın yayın organlarında ve özellikle TRT'de daha sık kullanılıyor. Hiç olmazsa bunların hızla yayılmakta olan yabancı karşılıklarında bir duraklama vardır. Spor terimlerinde TRT öteden beri Türkçe karşılıkları tercih etmektedir. Tamamen yeni olan tekliflerimizden de bazıları -az da olsa- kullanılır olmuştur. Bunları zaman zaman Türk Dili dergisinde yayımlıyoruz. Kartlarına faks yerine belgegeçer yazdıran ve bunu bize haber veren kimseler de vardır.

Biz kolay bir yol üzerinde yürümediğimizi biliyoruz. Çetin yollar yürekli ve inançlı insanlar ister. Çetin yollar azim ve sebat ister. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi konu, başta Millî Eğitim ve basın yayın organları olmak üzere geniş kesimleri, hatta bütün toplumu ilgilendiren çok boyutlu bir konudur. Asla kendi kendisiyle sınırlı değildir; sosyoloji, psikoloji, tarih, din, edebiyat, müzik, hukuk vb. bütün bilim ve sanat dallarıyla ilgilidir. Dolayısıyla toplumun her kesiminin konuya duyarlı davranması gerekmektedir. Biz "millî şuur"un dil konusunda en önemli belirleyici olduğuna ve gereken "millî şuur"un mutlaka kendisini göstereceğine inanıyoruz.


Bu bölüm Türk Dil Kurumu 'nun sitesinden (www.tdk.gov.tr) alınmıştır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Türk Dil Kurumu ağ kümesindeki yazılar kaynak gösterilmeden çoğaltılamaz ve yayımlanamaz.