Bilime Yabancı Sanat

Timur Karaçay

Başkent Üniversitesi



Herhangi bir soruna yeterince derin bakmaya başladığımda, aynı heyecan, aynı merak, aynı gizem, beni yeniden sarar. Bilgi arttıkça daha derin, daha görkemli, bir gizem gelir ve kişiyi daha derinden incelemeye iter. Aranan yanıtın bir düş kırıklığına neden olabileceği düşünülmeden, keyifle ve güvenle her bir taşı kaldırıp, o güne dek düşleyemediğimiz bir ‘tuhaflığı’ bulmak ve ertesinde gelen daha derin soruları sormaya ve gizemi bulmaya gidiş - kesinlikle büyük bir macera!”

Şurası gerçek ki, bilimsellikten uzak birkaç kişi benzer türden dinsel bir deneyime sahip olmuştur. Bizim ozanlarımız bununla ilgili bir şey yazmıyor; artistlerimiz bu görkemli tabloyu resmetmiyor. Bilmiyorum niçin? Günümüz evren modelinden kimse esinlenmiyor mu? Bilimin bu değerine şarkıcılarımız şarkı yazmıyor. Bir şarkı veya şiir yerine (bilimsel) akşam konferansları dinliyoruz! Henüz bilimsel bir çağı yaşamıyoruz.”

Richard Feynman

Nobel Fizik Ödüllü

Ben bir sanatçı değil, bir matematikçiyim. Matematiğin bir yanının sanat olduğu görüşüne katılıyorum. Ama, kendimi sanat üzerine konuşabilecek yetkede görmüyorum. Gene de Feynman’ın katıldığım yukarıdaki görüşlerini sanatçıların yüzlerine söyleme isteğini derinden duyuyorum. Onlar da, “sanat” yerine “bilim” sözcüğünü koyarak söylediklerimi bana iade etmek hakkına sahiptirler. Biliyorum ki, sanat adamları bilime ne kadar yabancı ise, bilim adamları da (hiç değilse büyük çoğunluğu) sanata o kadar yabancıdır.

Sanat üzerine konuşmak için, bilim adamı alışkanlığı ile söylersek, önce onun ne olduğunu tanımlamak gerekir. Felsefe ya da sosyal bilim açısından bu tanıma kaynaklık edecek büyük bir zenginlik olmasına karşılık, bir matematikçiyi tatmin edecek sağlam (efradını cami, ayarını mani) bir tanım yoktur. Açıkça görebildiğimiz şey, sanatın kültürün bir parçası olduğudur. Kültür, bilimi de içerdiğine göre, bilim ve sanat üzerine olan her düşünce, sonunda “kültür nedir?” sorusuyla karşılaşacaktır. Bu konuşma da, o kaçınılmaz sona varacaktır. Bu nedenle, işe en başından başlayıp “Sanat nedir?”, “Bilim nedir?” sorularına yanıt aramak gerekir.

Sanat Nedir?

Felsefe derslerinde dört klasik sorunun yanıtı aranır:

Hakikat (truth) nedir?

Gerçeklik nedir?

Adalet nedir?

Güzellik nedir?

Bu dört soru, genellikle, kavramsal, metafiziksel, etik, estetik olarak nitelendirilir ve öyle incelenir.

Hakikat, gerçeklik ve adalet ile ilgili sorular, klasik felsefede önemlidirler; dolayısıyla birinci sınıf konulardan sayılır. Bu nedenle, düşünce tarihi boyunca filozoflarca incelenegelmiştir. Ama estetik1, klasik felsefede ikinci sınıf bir konu olarak kalmıştır. Bunun nedenlerini sorgulayan düşünürler de olmuştur. Genel kanı şudur:

Sanat analiz için değil, zevk alınmak için vardır. Analiz sonunda ortaya çıkacak estetik kuramı, açıklamayı amaçladığı sanatla ilgisini keser, kavramsal biçime dönüşür. Ayrıca, estetik –her ne ise- yalnızca meraklılarını ilgilendirir.”

Güzellik ve sanat, titizlikle tanımlansalar bile, göreceli olarak ayrıntı sayılacak yüzeysel kavramlardır; ciddiyetle ele alınmaya değmezler.”

Düşünce dünyasından, bu görüşü destekleyen ilginç sözler seçebiliriz:

Estetiği bilime dönüştürme girişimlerine karşın o hala spekülatif felsefenin bir koludur. Felsefenin bütün kolları içinde belki de en az etkili ve en az hareketli olanı odur.”

Thomas Munro (Toward Science in Aesthetics)

Estetik, bir konunun var olmadığı yerde bir konu yaratma çabasıdır.”

Arthur Berger (D.W.Prall’ın Aesthetic Analysis’ in önsözü)

Estetiğin sevimsizliği” –Makale başlığı-

J.A.Passmore

Estetiğin sevimsizliği, birçoğumuzun gizliden paylaştığı bir tavırdır.”

Arthur Berger

Estetik, felsefenin ana akıntılarının kenarında kalan durgun sulardır.”

Nicholas Wolterstorff

Bu örnekleri çoğaltmak kolaydır. Görünen o ki, felsefe sanatın tanımını bir doğa bilimciyi tatmin edecek biçimde veremiyor. Öyleyse, kültürü taşıma iddiasında olan araçlarımıza, yani sözlüklere ve ansiklopedilere bakabiliriz. TDK Sözlüğünden bazı tanımları alalım:

Sanat (ad) 1.Bir duygunun, tasarının ya da güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü ya da bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık: Selimiye Camii yüksek bir sanat yapıtıdır. 2. Belli bir uygarlığın anlayış ve beğeni ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım: Türk sanatı. Yunan sanatı.

Güzellik (ad) 1. Estetik bir beğeni, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik, hüsun. 2. Ahlaksal ve düşünsel nitelikleriyle hayranlık uyandıran şey.

Estetik (ad) Sanatsal yaratının genel yasalarıyla, sanatta ve yaşamda güzelliğin kuramsal bilimi, güzelduyu, bediiyat. 2. Güzelliği ve güzelliğin insan belleğindeki ve duygularındaki etkilerini konu olarak ele alan felsefe kolu, güzelduyu.

Matematikçi gözüyle, bu ifadelerden hiç birisi iyi-tanım değildir; her biri kendinden sonrakine, sonuncusu da en baştakine dayanıyor. Kısır döngüye giriliyor, ortaya bağımsız tanım çıkmıyor. Başka sözlüklerin ve ansiklopedilerin sanat için verdikleri tanımlar da bundan farklı değildir.

Öte yandan, matematiksel varlıkların estetik olup olmadıklarını söyleyebilmek için, estetiğin tanımına uyup uymadıklarına bakmak gerekir. Ama, öyle görünüyor ki, ne felsefe ne de sanat, estetiği iyi-tanımlamıştır. Burada iyi-tanımlı olmak, matematiksel bir deyimdir ve çok önem taşır. Bir kümenin iyi tanımlı olması demek, o kümenin bütün öğelerinin eksiksiz belirlenmesi ama o kümeye hiç bir yabancı öğenin karışamaması demektir. Bunu çok özlü anlatan bir Osmanlıca deyim vardır. İyi-tanım, “efradını cami, ayarını mani” olan tanımdır.

Bazı kavramların iyi tanımlarını yapmak zordur. Bu durumlarda, bilim adamları, tanım yerine betimleme yapmayı yeğlerler. Örneğin, fizikçiler gravitasyonun nedenini bilemedikleri zaman onu tanımlamaya çalışmazlar. Tanım yapmak yerine onu betimlerler, onun ne yaptığını açıklamaya çalışırlar.

Biz de burada ele alacağımız “matematik” ve “sanat” kavramları için bu zorunlu yolu izleyeceğiz.

Matematikçi Gözüyle Bir Sanat Yapıtının Nitelikleri

Bir sanat yapıtı aşağıdakilerden birini ya da bir kaçını yapabilir. Bu nitelikler nesnel olabileceği gibi, kavramsal da olabilir.

Bunun yerine, matematik ile sanatın benzerliklerini ya da farklılıklarını ele almaya çalışacağız.

  1. Doğadaki bir varlığı taklit eder ya da onun bazı niteliklerini ifade eder.

  2. Doğaya yeni bir şey ekler.

  3. Doğada olan bir şeyi değiştirir.

  4. Doğada olan bazı şeyleri ayrıştırır ya da birleştirir.

  5. Doğada olan bir şeyle etkileşime girer.

Örneğin, bir portre, bir fotoğraf, bir heykel doğanın birer taklididirler. Bir tablo doğadaki cisimleri, ışıkları ve renkleri birleştirir. Bir melodi, doğadaki sesleri ayrıştırır ve yeniden başka türlü birleştirir. Bir şiir, bir roman doğada (insanda) var olan dili ayrıştırır, birleştirir ve doğadaki varlıkla (insanla) etkileşime girer.

Peki bunları yapan her şey bir sanat mıdır? Teknolojinin son harikası diye piyasaya sürülen bir otomobil, doğada bir şeyler ayrıştırılarak, birleştirilerek yapılmıştır. Üstelik insanla ve hatta toplumla etkileşim içindedir. Ama, çoğu insan, hele hele sanatla ilgisi olanlar, bir otomobili asla bir sanat yapıtı olarak görmezler. Bunun yerine, bir parka konulmuş bir kağnı tekeri bir sanat yapıtı sayılabilir. O halde, sanat yapıtına yeni nitelikler eklemeliyiz:

  1. Tartışılabilir olmakla birlikte, sanat yapıtı biriciktir; bir eşi daha yoktur.

Mısırdaki büyük piramit, çoğu kişiye göre bir sanat harikasıdır. Ama Manhattan’daki gökdelenlerin hiç birisi sanat yapıtı bile sayılmaz. Büyük piramit de Empire State Building de biriciktirler. Büyük piramit zor yapılmıştır. O günün koşullarının yeniden oluşturulup Büyük Piramit’in bir benzerini yapmak olanaksızdır. Ama, Empire State Building’ in aynısı (paranız varsa) her zaman ve kolayca yapılabilir. Öyleyse, sanat yapıtına şu niteliği de ekleyebiliriz:

  1. Tartışılabilir olmakla birlikte, sanat yapıtının bir eşi yaratılamaz.

Erciyes dağı biriciktir; doğa onun aynısını bir daha yaratamaz. Ama onu bir sanat yapıtı saymıyoruz. O halde, listemiz biraz daha uzayacaktır:

  1. Sanat yapıtını yaratan insandır.

Bir başka örneğe geçelim. Salvador Dali’nin “S.Antonio’nun Baştan Çıkması” adlı tablosunu herkes yaratamaz. Bunu yaratmak için, yapımcısının özel yetilerinin olması gerekiyor. Acaba, Michelangelo “Davud” heykelini bir daha yapabilir miydi? Mozart’ın “9.Senfoni” ‘sini bir başkası da besteleyebilir miydi? Yanıtımız hayır olduğuna göre, listemize bir nitelik daha ekleyelim:

  1. Sanat yapıtını, özel yetisi olan yapımcısından başkası yaratamaz. Yapımcısı da onu bir daha yaratamaz.

Eğitimli herhangi bir kişi Dolmabahçe Sarayı’nı bir sanat yapıtı sayarken, aynı şansı Ankara’daki Milli Kütüphane binasına vermez. Çünkü birincisi çevresiyle uyumlu bir güzellik duyumsatır, ama ikincisi bu duyguyu vermez. Demek ki, listemiz daha bitmedi:

  1. Sanat yapıtı estetiktir.

Listemize sonuncu olan ama belki de hepsinden önemli olan bir nitelik daha ekleyeceğiz. Hiçbir sanatçının ilk yapıt(lar)ı sanat dünyasına hemen kabul edilmemiştir. Ancak, sanatçı sanat dünyasına kabul edildikten sonra, o kabul görmeyen ilk yapıtları da sonrakiler kadar sanat değeri taşımaya başlar. Demek ki, bir yapıtın sanat yapıtı olup olmadığına karar verilirken, o yapıtın yukarıdaki on niteliğin çoğuna sahip olması yetmez. Yapıtın özünde olmayan bir nitelik daha gerekiyor.***

  1. Sanat yapıtı ya da yaratıcısı sanat dünyasına tanıtılmış olmalıdır.

Bir sanat yapıtını betimlerken, yukarıda sıralananlara yenileri eklenebilir ya da bazılarının birbirlerinden bağımsız olmadığı söylenerek liste azaltılabilir. Peşinde olduğumuz amaca ulaşmak için, bunlar çok önem taşımıyor.

Bütün bunlardan sonra şu soruyu sormamız gerekir?

- Öğrenilmesi mümkün olan sanat var mıdır?

Buna vereceğimiz yanıt

- Hayır!

olacaktır. Ancak sanat yapmanın kendisi öğretilebilir. Bu soruyu başka bir soru izlemelidir.

- İnsan davranışlarının ereği haz mı, mutluluk mu?

Edward Bullough, “Sanat benim entellektüel hobimdir” derken sanatı ciddiye almadığını mı söylemek isyiyor?

M. Keats, “ Güzellik hakikattir [truth] hakikat de güzellik – hepsi bu.

Dünyada bildiğimiz tek şey budur; bilmemiz gereken de.”

dizeleriyle ciddiye alınacak bir düşünceyi ortaya koyduğunu mu sanıyor? Bütün bunlardan çıkardığımız sonuç şudur:

Sanatın, herkesi tatmin edecek bir tanımı olmadığı gibi, herkesi ikna edecek bir açıklaması da yoktur.

Kavram karmaşası!

Sanat’ın en genel tanımları belki de aşağıdaki biçimlerdir.

Sanat, insanın doğaya eklediği güzel şeydir.”

Sanat, bilinçli bir varlık tarafından yaratılan güzel üretimdir.” – Lalande’ın Felsefe Sözlüğü-

Estetik, sanat üzerine felsefi düşünmektir.

Bunun gibi kavramdan yoksun genel tanımlar, sanatı tanımlamak yerine, onu daha da anlaşılmaz duruma sokuyor. “doğaya ek yapmak” eylemini ve “güzel şey”in ne oduğunu açıklayamadığımız sürece, ilk tanımın kavramsal değeri yoktur.

İkinci tanım birinciden çok daha genel, daha karmaşıktır. “Bilinçli varlık”ın ne olduğunu tanımlamak, sanatın kendisini tanımlamaktan daha zordur. Tanımın, “bilinçli varlık” derken sanat yapabilen yaratıcı insanı niyet ettiğini düşünebiliriz. Öyle ise, onu apaçık söylemelidir. İnsanlar dışındaki öteki canlıların yaratıcı olmadığını nasıl iddia edebiliriz? Hele hele “bilinçli varlık” deyiminin doğaüstü güçlere sahip biri olarak anlaşılması – ki bu pek mümkündür- konuyu içinden çıkılmaz duruma sokar.

Şimdi, “güzellik” kavramını ele alalım. Apaçık olarak ya da üstü örtülü olarak sanat yapıtının güzel olduğunu varsayıyoruz. Çoğunlukla da sanatı “güzel” sıfatıyla niteliyoruz. Örneğin “güzel sanatlar” sıfat tamlamasını çok sık kullanırız. Mantık açısından bakınca, güzel sanatların karşısında güzel olmayan, yani çirkin sanatlar’ın da olması gerekir. Ama sanat yapıtına çirkin sıfatını asla yapıştırmayız. Ne var ki, sanatta “güzel”in ne olduğunu ortaya koymak felsefenin yüzlerce yılını aldı, ama başarı sağlayamadı. Öyleyse, bu tanımın da kavramsal açıdan değeri yoktur.

Öte yandan, sanat yapıtını yoktan var ettiği için, nesnel açıdan fizik yasalarına uyan bir tanım olamaz. Sanat için yapılan benzer tanımların hepsinin nesnel açıdan geçersiz olduğunu söylemek zor değildir. Zaten felsefe de, yüzyıllardır bunu söylemeye çalışıyor. Kısaca, sanat, nesnel bakış açısıyla açıklanamaz.

Bu kanıyı değiştirmek için, kullandığımız dil ve düşünce sistemini değiştirmeliyiz. Sanatı ve estetiği, bilimsel bir dille açıklama çabasına girmeliyiz. Bunun için, bilimde güzellik ve estetikten ne anladığımıza bakmalıyız.

Doğa ve sanat

Sanatsal güzellikten bağımsız olarak doğal bir güzelliğin varolduğu kabul gören bir görüştür. Başka bir deyişle, güzel ve çirkin duygusu, sanatsal etkinliklerden önce ortaya çıkmış olmalıdır. Ressam, güneşin ufukta batışını resmetmeden önce, kuşkusuz, onun güzelliğini duyanlar olmuştur. Ozan, güzel bir kadın için şiir yazmadan önce, erkeğin güzel kadına duyarlığı vardı. O halde, sanatı niteleyen güzellik kavramından önce, doğanın ortaya koyduğu bir güzellik duygusu vardır. Acaba, sanatsal güzellik ile doğal güzellik arasında bir ilişki var mıdır? Bu soru felsefede çok konuşuldu. Yapılan tartışmalardan sonuçlar çıkarılabildiğini söylemek mümkünse, onları şöyle sıralayabiliriz:

Bilim, estetiği ciddiye alır!

Doğanın harika bir düzeni, uyumu, estetiği vardır. Bilim bunun farkındadır. Bazen sanatın fark edemediği doğanın düzeni ve formlarının uyumu bize gerçek güzellik duygusunu aşılayan etmendir. O nedenle, biz, burada, estetiğin ciddiye alınması gerektiğini söylemekle yetinmeyecek, onun matematikte ve fiziksel bilimlerde çok ciddiye alındığını göstermeye çalışacağız.

Henri Poincaré : “Yaratmak tam anlamıyla, yararsız düzenlemler (kombinasyonlar) yapmamak, yararlı olan ve sadece küçük bir azınlık oluşturan düzenlemeler yapmaktır. Keşif bir ayırt etme işi, bir seçmedir. ... Yararlı düzenlemeler en güzel olanların ta kendileridir. Şunu demek istiyorum ki, bütün matematikçilerin bildiği, sıradan insanların ise çoğu kez alaya alacak ölçüde habersiz oldukları bu özel duyarlılığı en iyi uyandıranlar bu düzenlemelerdir.”

Estetik, kimin hangi sanattan zevk aldığı ya da neden zevk aldığı gibi göreceli olarak basit sayılacak bir konu olmayı çok aşar. Bir sanat eleştirmeninin bir sanat yapıtını yorumlarken dayandığı gerekçelerin –ki çoğunlukla nesnel değildir - de önem taşımadığı savunulabilir. Her yıl konuyla ilgili 25 bin araştırma makalesi yayımlandığı söylenir. Bu yazıların neden okunduğunu bir kenara bırakabilir miyiz?

İnsanları, güzellik için ve yalnızca güzellik için zor işler yapmaya iten nedenleri araştırmalıyız. Bunu yapabilmek için, estetiğin ne olduğunu ortaya koymaya çabalamalıyız.

İnsanoğlu  varoluşundan beri korkuyla  şüpheyle ve merakla  evreni bilmeye ve doğaya egemen olmaya çabalamıştır. Gizlerini bilmediği için doğa olaylarinı, yüzbinlerce yıl boyunca, ya korkuyla gözlemiş ya da  bir kaos olarak görmüştür. Oysa evrenin mükemmel bir düzeni vardır. Bugün ay ve güneş tutulmalarından korkmuyor ve bu olayları  basit  aritmetik cebir ve geometri bilgileri ile açıklayabiliyoruz. Işığın nasıl yayıldığını biliyoruz. Barajlar kuruyor evlere fabrikalara enerji akıtıyoruz. Super bilgisayarlar üretiyor ve onbinlerce kişinin onbinlerce yılda bitiremeyeceği işlemleri saniyelerde yapıyoruz. Romantizmin başlıca kaynağı olan ayı ayaklarımızla çiğniyoruz...

Kısaca, doğal bilimler, insan aklının yarattığı en büyük ortak değerdir. Evrenselliği onun gücüdür. Çağları aşarak bize ulaşmıştır. Çağları aşarak yeni kuşaklara ulaşacaktır. Büyüyerek, gelişerek, insanlığa hizmet edecek; her zaman taze ve doğru kalacaktir.

İmkânsıza Kafa Tutuş

Sanatın ve estetiğin iyi tanımlanmadığını ve felsefede ciddiye alınmadığını söylemiştik. İyi tanımların yokluğu bir yana, analitik felsefe açısından, “Matematik içeren, gerçeğe uygun bir estetik teori var olamaz.” diyenler hemen hemen herkestir.. Hatta, daha ileri giderek, “Kabul edilebilir bir estetik teori yoktur.” diyen filozoflar da büyük çoğunluktadır. Estetiğin bir ölçütü henüz yoktur, ama buna bir formül vermeye kalkışan matematikçiler vardır. George David Birkhoff, Mathematics of Aesthetics adlı yapıtında ilginç bir formül sunmaktadır. Estetiği belirleyen birbirinden bağımsız üç değişken olduğunu varsayarak, bu değişkenler arsındaki bağıntıyı şu formülle vermektedir: Estetik = Uyum / Karmaşa. Buna göre, estetik ölçütü uyum ile doğru orantılı iken, karmaşa ile ters orantılıdır. Bu formülün, bir sanat yapıtının estetiklik ölçüsünü tam olarak belirleyemeyeceği elbette ve kuvvetle savunulabilir. Ama içerdiği düşünce önemlidir. “Estetik değer ölçülemez” diyen felsefi görüşe kafa tutmaktadır.

Matematik Estetiktir

Öte yandan biz, estetiği matematiksel olarak formülleştirmek yerine, matematiğin kendisini bir sanat yapıtı olarak incelemek istiyoruz. Öyleyse, şu soruya yanıt aramalıyız:

(Matematiksel) güzellik nedir?

Estetikle uğraşanların bu soruya hiç yanıt vermedikleri açıktır. Bunun ilk akla gelmesi gereken nedeni, matematikte sözü edilecek bir güzellik olmadığı görüşü olabilir. İkinci bir nedeni de, estetikle uğraşanların matematiği hiç bilmiyor oluşudur. Doğal olarak, matematikten zevk alanlar ikinci nedeni seçeceklerdir.

G.H.Hardy A Mathematician’s Apology adlı kitabında, matematiğe zarafeti kazandıran nitelikleri şöyle sıralıyor: ciddiyet, derinlik, genellik, beklenmedik olma, kaçınılmazlık ve ekonomi.

Aynı anda, aynı manzaranın resmini yapan iki ressamdan birinin tablosu bir sanat harikası sayılırken, ötekisi acemi işi bile sayılmayabilir. Bir tabloyu sanat yapıtı yapan şey doğadaki nesneleri, ışıkları, gölgeleri ve renkleri uyumlu bir düzen içinde sunuşudur. Genellikle, sanat yapıtı sayılan bir tabloda, estetik sahibi birisini rahatsız edecek renk, ışık ve gölge eksikliği ya da fazlalığı olmaz. Bu olgu estetiğin minimal tamlık ve maksimum yarar ilkesidir.

Acaba matematikte bu olabilir mi? Evet, hem de ölçülebilir biçimde minimal tamlık ve maksimum yarar ilkesi uygulanabilir.

Dayanılmaz Cazibe!

Matematikte ve fizikte bu nitelikleri sağlayan pek çok örnek gösterilebilir. Kanıtlarına girmeden birkaç tanesini sıralayabiliriz. İ.Ö. 300 yıllarında Öklid’in ortaya koyduğu “Sozsuz çoklukta rasyonal sayı vardır” teoreminin bir satırlık kanıtındaki derinlik hangi ressamın tablosunda yer alabilir? “2 irrasyoneldir” diyen teoremin iki satırlık kanıtındaki genellik hangi ozanın dizelerine yansımıştır? Matematiğin altı önemli nesnesini içeren “ei +1 = 0 “ eşitliğindeki derin anlam, hangi melodide yer alabilir?

Hızın zamana göre değişme oranı yerçekimi ivmesine eşittir” diyen Newton’un İkinci yasası’nı düşünelim.

v’ = g

Şimdi bunu biraz irdeleyelim.

  1. Denklemde cismin kütlesi yer almıyor. Bu demektir ki, cismin ağırlığı, hafifliği, hangi malzemeden yapıldığı, büyüklüğü, biçimi gibi özelikleri ivmeye etki etmiyor.

  2. Denklem oldukça yalındır. Gereksiz hiçbir terim içermiyor; bağıntı karmaşık değil. Demek ki minimal tamlık ilkesine uyuyor.

  3. Denklem çok değerli bilgiler sunmaktadır. Bir çok duruma uygulanabilir. Örneğin, atılan bir topun ya da fırlatılan bir füzenin hareketini bununla inceleyebiliriz. Topun ya da füzenin ne kadar uzağa gidebileceğini bu formülle buluruz. Hatta, herhangi bir anda topun ya da füzenin havada nerede olacağını hesaplayabiliriz. Demek ki, bu yalın bağıntı bize maksimum yarar sağlamaktadır.

20.yy teknolojisinin ve bu gün ulaştığımız uygarlığın ve refahın gerisinde bu basit denklem yatmaktadır. Hangi ozan, üç sözcüğü bir araya getirip bir uygarlık yaratabilmiştir? Hangi melodide böylesine ciddiyet, derinlik, genellik, beklenmedik olma, kaçınılmazlık ve ekonomi vardır?

Bu bir doğa olayını zarafetle sunan matematiktir. İşte matematiksel sanat budur.

Kültür Nedir?

Kültür’ün tanımını yapmak, bilimin ve sanatın tanımını yapmak kadar zordur (tabii, isterseniz kolay bir tanım yapabilirsiniz!). Ben, yukarıda sanat için söylediğim gibi, kültür için de matematikçiyi tatmin edecek sağlam (her öğesini içerecek yeterlikte ve yabancı öğeleri dışlayacak gereklilikte) bir tanım yapamayacağım için, kültürün ortaya çıkışını ve bütün kültürlerde ortak olan öğeleri araştırmaya çalışacağım.

Önce büyü vardı, sonra göz, sonra söz! (Beral Madra)

Kültür tarihi üzerinde kafa yoranların kabul ettiği bir gerçek vardır. Büyü, bütün kültür biçimlerinden önce gelir.

Geçmiş uygarlıklara baktığımızda doğaüstü güçlerin toplumların kültürlerini büyük ölçüde etkilediğini görüyoruz. Büyüsel ve dinsel törenler kültürlerin oluşumunda büyük rol oynamıştır. Peki ama büyüyü yaratan şey nedir? Kendisine “akıllı hayvan” sıfatını yakıştıran insan aklı, büyüyü neden ve nasıl yarattı? O dışladığımız “akılsız” hayvanlar aleminde, bizdeki gibi büyüsel bir olgu olmadığını kabul edersek, büyü, (üstün) aklın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Öte yandan, çağdaş akıl, büyüyü akıl dışı sayıyor. Bu bir çelişki gibi görünüyorsa da, açıklaması gene üstün akıl ile ilgilidir.

İnsanoğlu doğumu, ölümü, sağlığı, felaketi, mutluluğu, … kendi isteklerine uydurmak istiyor. Başka bir deyişle, doğaya egemen olmak istiyor. Büyüyü vareden ve onu yaşatan bu istektir. Sanatı, bilimi, kültürü yaratan bu istektir. Uygarlıkları kuran ve yokeden bu istektir. Büyücü insanın bu isteğini gerçekleştirmek için belki tesadüfen ortaya çıkmıştır.

Alışıldık şu sözler genel kabul görmüştür. İnsanın düşmanlarını altedebilmek için kaplan gibi kuvvetli pençeleri, avını yakalayabilmek için kartal gibi keskin gözleri yoktur. Korunmak ve beslenmek için, kısaca, yaşamak için elinde yalnızca aklı vardır. Aklını kullanarak alet geliştirdi. Alet geliştirdikçe üstünlüğü arttı. Bu aletlerin bir kısmı nesneldir, somuttur, mekanik bir icattır. Ama bir kısmı da düşseldir. Hastalıkları iyileştiren şifalı bir nefesten daha gizemli ne olabilir ki ilkeller için?

Voltaire göre, büyücü “doğanın yapamadığı şeyi yapmanın sırrını elinde tuttuğunu iddia eden” kişidir. Doğanın yapamadığını yapmanın sırrı nedir? Doğa üstü-güç(ler) mi? Peki ama doğa-üstü güç nedir? İlkel insan için doğal-güç ve doğa-üstü güç ayrımı var mıydı? Çağdaş insan halâ doğaüstü güce neden inanıyor?

Mutlak yaradana giden yol

Basit mantık, doğanın yapamadığını yapabilen biri varsa, onun doğa-üstü bir güce sahip olmasını gerektirir. Mantığın bizi sürüklediği bu basit çıkarım kuralı, insanlığın zorluklarla dolu uzun yolunu çizen etmendir. O uzun yol büyüden başlayıp mutlak yaradana dek uzanmıştır. Bu yolda ilerleyen insanoğlu uygarlıklar kurup yıkarak farklı kültürler yaratmıştır. Giderek ana dalı inanca, tali bir dalı tekniğe dönüşen büyü, kültürlerin kaynağı olmuştur.

Yeryüzünde varolmuş uygarlıkların farklılıklarına karşın, insanlar inançlara, büyüsel veya inanç törenlerine, estetik etkinliklere ve yaşamlarını kolaylaştıracak tekniklere sahip olmuşlardır. Bunlar, kültürlerin ortak nitelikleridir. Muhtemelen büyü, insan dehasının kendi hemcinslerini etkilemek için ortaya koyduğu ilk toplumsal etkinliktir. Giderek kültürleri ve onun parçaları olarak sanatı, tekniği ve bilimi yaratmıştır. Güneş tutulmasıyla güpegündüz kararan yeryüzüne inen laneti uzaklaştıracak bir büyücünün doğaüstü güçlerle donanmış olması gerekir. Bu gücü elinde tutuğunu iddia eden büyücünün bahsi kaybetmesine de olanak yoktur. Büyücü, törensel gösterisine başladıktan kısa bir süre sonra zaten güneş tutulması doğal olarak sona erecek, ama büyücü ilkel insanın önünde doğaüstü bir güce sahip olduğunu kanıtlamış olacaktır. Hamile bir kadının erkek çocuk doğurması için büyücünün üfürüğü her zaman yüzde elli başarı şansına sahiptir. Başarı oranı büyücünün gücüne güç katması için yeterlidir. Başarısızlıklara neden bulmak kolaydır. Hamile kadının direktiflere tam uymamış olması bahanesi her zaman geçerli altın bir kuraldır.

Bunlara benzer pek çok örnek verilebilir. İnsanın karşı koyamadığı doğa olaylarını (isterseniz afetleri deyin) durdurmak için, büyücünün elinde tutacağı bir sembole ihtiyacı vardır. O sembolü zamanla yaratabilmiştir: ruhlar. Yeryüzü ve gökyüzü ruhlarla doludur. Büyük ruhlar doğaüstü güçlerle donanımlıdır. Onlarla iyi geçinen büyücü, her başı sıkıştığında onlardan yardım alır, doğal afetleri önler, yararlı işler yapar. Hattâ kızdığında kötü işler de yapar. Ama kötülükleri yapanlar kötü ruhlardır. İyi ruhlar, iyi insanları kötü ruhlardan koruyacaktır. İyi insan konulan (etik) kurallara mutlak itaat edendir. Bu aşamaya gelindiğinde, artık o, kutsal varlıklarla insanlar arasında iletişim kuran yarı-kutsal bir varlıktır. Ona büyücü sıfatı değil, saygınlığı daha çok olan (kutsal) sıfatlar gereklidir. Mertebesi büyücüden farklı olacağı için, kendisine rakip olması halâ mümkün görünen büyücüyü inkâr etmesi gerekir. Ruhlar aleminin varlığını artırarak sürdürmesi amacına uygundur, ama ruhları da yönetecek daha üstün güçlere gerekseme vardır. Bu olgu, bütün insanlık tarihine yön veren inançların (tanrılar, dinler) doğuşudur. Başka canlılarda olmadığını düşündüğümüz bu olguyu her halde üstün insan aklının harika bir ürünü saymak gerekir. Bütün kültürleri besleyen ve törensel biçimlere dönüşen inançların kültüre etki etmemesi elbette mümkün değildir. O yol, kaçınılmaz olarak mutlak yaradana ulaşmıştır.

Tekniğe ve bilime giden yol

İnsanlık tarihinde kültürün esas mecrasının mutlak yaradana giden yola paralel olduğunu söylemek çok yanıltıcı olmaz. Ama bir yerde mecraya sığmayıp taşanlar ayrı bir kol, ayrı bir mecra yarattı. Bu, adına bilim dediğimiz mecradır. Yüksek dağlardan önlenemez biçimde akan çağlayanlar eriştiği vadiye nasıl hayat veriyorsa, bilim de kültür vadisine akmaya başlayınca o vadide yeni ve lezzetli meyveler yetişmeye başladı. Mutlak yaradana giden yoldan sapanlar bu meyveleri yemeye başladı. Kutsal varlıklara biat yerine, onların egemen olduklarını iddia ettikleri ve adına doğaüstü güç dedikleri şeyleri keşfe koyuldu, yani doğanın gizlerini aramaya başladı. Ama bu kolay olmadı ve henüz başlangıç aşamasındadır.

Çağdaş bilim, bugün eriştiği yüksek yerden bakınca, büyüyü, doğanın yasalarını inkâr eden bir hayal ve hatta bir sahtekârlık olarak görmektedir. Bunu söylemekte elbette haklıdır, ama bunu söylerken, kendi kökeninin büyü olduğunu unutmaktadır. Bilim de sanat gibi insan kültürünün bir parçasıdır ve bütün kültürlerin kaynağı büyüdür. Büyücü, bulduğu (raslantısal da olabilir) bir teknik buluşu hemen koruma altına alır. Örneğin, iki çakmak taşını birbirine sürterek ateş yakan kişi, bize göre bir kâşiftir, ama bu tekniği bilmeyen ilkellerin gözünde doğaüstü güce sahip biridir. Eğer kâşif, yeterince kurnaz biri ise keşfettiği tekniği kendisine bir sır olarak saklayacak, çevresinde gizemli bir üstünlük yaratacaktır. Bu düşünceyle, teknik buluşların bir çoğunun bilinçli olmayan tesadüfi denemelerden kaynaklandığını ve kâşifine mertebe kazandırdığını söyleyebiliriz.

Ancak, bu yazının amacı, konuyu onca genellikte kucaklamak değildir. Onun için, yeniden başlangıca dönüp büyü olgusundan bilime gidişe bakalım.

17.yüzyıldan sonra gelişen modern bilim doğa olaylarını anlamamıza yardım etti. Artık ayın ve güneşin tutulmasından korkmuyoruz. Çünkü tutulmayı yaratan doğa olayını biliyoruz. Hastalıkları iyileştirmek için büyücü aramıyoruz. Bilim, bilinmezi bilinir kıldıkça, büyü (ya da doğa-üstü güç) daima geri çekiliyor; yerini bilimin keşfettiği doğa kurallarına bırakıyor. Ama bu çağda bile doğa-üstücülük varlığını kuvvetle sürdürüyor. Bilimin henüz ulaşamadığı bakir alanlar onun elindedir. O, adına post-modernizm dese de büyünün modernleşmiş, kılık değiştirmiş halidir. Aynı alanı paylaşmak zorunda oldukları için, bilimle savaşmak zorundadır.

Çağdaş kültürün ortak nitelikleri

Felsefe derslerinde kültürün büyü, din, bilim ve sanat biçimleriyle ortaya çıktığı anlatılır. Bu doğru bir gözlemdir. Ama biraz eksikliği vardır. Bu klâsik biçimlere çağımızda spor, siyaset, ticaret ve tekniği de eklemek gerekir. Çünkü onların her birisinin günümüz kültürünü ciddi olarak etkilediğini, hatta yönlendirdiğini görüyoruz. Öyleyse, kültürün biçimlerini biraz genişletmekte yarar vardır: büyü, din, bilim, sanat, spor, siyaset, ticaret, teknik,... Elbette bunlar birbirlerinden tamamen bağımsız değildir. Birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler ve aralarında kesin sınırlar da yoktur. Örneğin, büyü ile din, bilimle teknik, siyasetle ticaret çoğunlukla kol kola gezmeyi severler. Bu arada, çağdaş kültür denilen şeyin, batı kaynaklı bir tür kültür kapitalizmine dönüşmekte olduğunu kaygıyla gözlememek mümkün değildir.

Kültürden silemediğimiz kalıtım

Büyünün sanata kaynaklık ettiğini kolayca kabullenebiliriz, ama bilimin ve tekniğin büyüden çıktığına inanmak istemeyiz. Ne var ki, insan kültürünün kaynağı tümüyle ilkel büyüde yattığı gibi, bilimin ve tekniğin tetikleyicisi de odur.

İnancın en uzak köklerinde yatan şey büyü değil midir? Mistisizmin altında yatan nedir? Doğaüstü güç sahibi olduğu kabul edilenlerin ellerindeki güç, doğanın kendi gücü, kendi kuralı değil midir? O gücü doğa-üstü sayan dünün (ilkel) insanı ile bu günün modern insanı arasındaki fark nedir? Kültürümüze sinmiş büyücü izlerini ne bilim ne sanat silebiliyor.

Yaratıcılık

Bilim ile sanatın ortak bir yanı var mıdır? Bu soruya bir tek yanıt vermek gerekiyorsa, “yaratıcılık” denmelidir? Peki, yaratıcılık nedir? Çizgilerin, renklerin, seslerin, düşüncelerin, ... bir sanatçının elinde yoğurulup şekillenmesi midir? Bir bilim adamının sabır ve inatla yaptığı gözlem ve deneylerle ortaya koyduğu doğanın gizleri midir?

Çizgilerin, renklerin, seslerin her birleşimine sanat demiyor, gözlemle ortaya çıkan her bilgiye de “bilim” demiyoruz. Tuvali eline alanın fırça darbelerinden çıkan her şey resim değildir. Kayığın suda batmadan yüzdüğü gerçeği, Arşimet doğmadan önce de biliniyordu. Vincent van Goch’un “Zeytin ağaçları” tablosunu “sanat” yapan şey nedir? Arşimet kuralını “bilim” yapan şey nedir? Her ikisinde de ortak bir nitelik arıyoruz. Başkalarının yap(a)madığını yapmak, gör(e)mediğini görmek. “Zeytin ağaçları” tablosu bize başka renk ve çizgilerin veremediği bir duyusallığı veriyor. Arşimet, herkesin yüzdüğünü görüp bildiği kayığın “taşırdığı suyun ağırlığına eş bir kuvvetle suda kaldırıldığını” söylüyor. Yaratıcılık budur. Sanatta ve bilimde bunu arıyoruz. Çünkü yaratıcılık sanatın ve bilimin ortak öğesidir. Ancak yaratıcılık tek başına ne sanatı ne de bilimi yaratabilir.



17.yy da bilim aynı zamanda örgütlü bir toplumsal etkinlik olarak da kendini gösterdi. Bu tarihten önce bilim ile felsefeyi birbirinden ayırmak zordu.

Üniversiteleri bilimsel araştırmanın başlıca merkezi olarak düşünmeye alıştırılmış durumdayız. Oysa, bu olgu çok nadirdir. Üniversiteler, 17.yy dan itibaren yükselişini sürdüren bilime karşı durdular, onun kurduğu yeni doğa kavramına karşı muhalefetin öncüsü oldular. Bunu anlamak için, varlıklarına yol açan koşulları ve kurulma nedenleri olan işlevlerini anımsamalıyız. Üniversiteyi toplumun en ileri öğretim kurumu olarak yaratan ve besleyen kilisedir. Kilise, Aristoteles’in mantık kurallarını ustaca kendi amaçları doğrultusunda kullanma becerisini gösterdi. Üniversitedeki bütün hocalar birer tarikat üyesiydi, ve üniversitenin asli görevi din adamı yetiştirmekti.

İnsanlar Neden Var?

Bu soru yüzyıllar boyunca felsefenin önemli sorularından birisi olarak kaldı. Hâlâ da öyledir. Richard Dawkins Gen Bencildir adlı muhteşem kitabında, bu sorunun bilimsel yanıtını sokaktaki adamın anlayabileceği sade bir üslûp ile veriyor:

Bir gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak yaşa gelirler. Eğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar gelirse, uygarlığımızın düzeyini değerlendirmek için soracakları soru şu olacaktır: “Evrimi keşfettiler mi?” Canlı organizmalar 3 milyar yıldan daha uzun bir süre dünya üzerinde varoldular ve neden yaşadıklarını hiç bilemediler, ta ki güneş doğana ve ışınları bir tanesine ulaşıncaya dek. Bu kişinin adı Charles Darwin’di... Dürüst olmak gerekirse, başkaları gerçeği belli belirsiz sezmişlerdi. Ancak ilk kez Darwin, neden varolduğumuzun tutarlı ve kabul edilebilir bir açıklamasını yapmıştır. Başlıktaki meraklı soruya mantıklı (bilimsel) bir yanıt vermemizi sağlayan odur. Artık, “Yaşamın bir anlamı var mı?”, “Niye varız?”, “İnsan nedir?” türünden derin sorularla karşılaştığımızda hurafelere sığınmak zorunda kalmayacağız... Söylemek istediğim, 1859 öncesinde bu soruları yanıtlamaya çalışan tüm çıkışların değersiz olduğu ve onları tamamen görmezden gelmemizin doğru olacağıdır.”

Bugün, Dünyanın Güneş etrafında dönüyor olması ne kadar şüpheye açıksa, evrim kuramı da o denli kuşkuludur. Yine de Darwin’in yaptığı devrimin içeriği, geniş bir çevre tarafından, anlaşılmayı beklemektedir.”

Evet, Dawkins yakınmakta haklıdır. Dünyanın güneş çevresinde dönüyor olmasına çoktan alışmış olan sosyal kuramlarımız ve sanat yapıtlarımız hâlâ canlıların neden varolduğunu kavramaktan uzaktır. O kadar uzaktır ki, evrenin yaşı içinde hiç bir değeri olmayan Fransız Devrimi için kütüphaneler dolusu kitap yazılmış, bir o kadar sanat eseri yaratılmıştır. Ama 1859 da Darwin’in yarattığı büyük Evrim Kuramını, bırakın sosyolog ve sanatçıları, zoologlar bile tam kavrayamamış ya da bize kavratamamışlardır. Bugün okullarımızda Evrim Kuramı ile Yaradılış Kuramı’nı bir arada okutmak ikiyüzlülüğünü başarıyla gösteriyoruz. Fransız ihtilalinin bütün kahramanlarını bir bir sayanlarımız, “evrim kuramı nedir?” sorusuna “insanın maymunun soyundan geldiği” biçimindeki yanlış yanıtı veriyor. Üstelik bu yanıtı verirken, büyük bir bilimsel bulgudan haberdar olduğumuzu belirtiyor olmanın yanı sıra, maymundan türemiş olma düşüncesine antipati beslediğimizi de jest ve mimiklerimizle belli ederiz. Mutlak yaradana erişme çabası içinde olan Yaradılış Kuramı’nın taraftarları bu sonuca ulaşılmasında pek zorluk çekmediler. Evrim Kuramı’nın ne olduğunu esastan kavramamış mantıklı bir insanın o kıllı, eğri büğrü sevimsiz (isterseniz sevimli deyin) yaratıktan türediğini kabullenmesi kolay değildir. Üstelik bu saptırılmış düşünceyi kabullenmesi için bir neden olmadığı gibi, kendini şempanzeden epeyce üstün görmesi ona duyusal doyum sağlar. Bilim adamı “maymun ile insanın evrimsel geçmişlerinin %99 dan fazlası ortaktır” diyor. Bu sözün insanın maymundan geldiği anlamına gelmeyeceğini anlatmıyor. Çünkü onu anlatmak bilim adamının işi değildir. O, evrensel bir gerçeği bulmuş ve orta yere koymuştur. O bilimsel bulguyu, o nadide bilgiyi toplumun kültürü haline getirmek sosyal kuramların ve sanatın işi olmalıdır.

Biyolojik açıdan, bir türü diğerinden üstün kılacak hiç bir nesnel dayanak yoktur. İnsan, maymun, yılan, kertenkele, ... Hepimiz üç milyar yıl öncesinden evrimleşerek geldik. Darwin’in “Doğal seçimlik” ya da “en uygunun yaşamda kalması” kuralının daha genel bir doğa yasasının özel bir hali olduğunu biliyoruz. Bu yasa “kararlılık” yasasıdır. Kararlı olan yaşamını sürdürür.

Evet, “İnsanlar neden var?” sorusu insanoğlunu binlerce yıldır uğraştırmaktadır. Felsefe, din, sanat bu soruya inandırıcı yanıtlar bulmaya çok çalışmıştır. Ama hiç birisi başarılı olamadı. Çünkü sorunun yanıtını yanlış yerde aradılar. Yalnız insanlar değil, bütün canlılar genlerin taşıyıcıları, koruyucularıdır. Burada canlılar deyimi çoğumuzun sandığından daha geniş anlamdadır. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, bakteriler, virüsler, vb. canlı varlıklardır. Bütün bu varlıkların varoluş nedeni genleri taşımaktır. Onlar, genlerin yaşamkalım makineleridir. Yeryüzündeki canlı türlerin sayısını bilmiyoruz. Yalnızca böceklere bakacak olsak bile, ortaya çıkacak sayılar çoğumuzun hayal gücünü çok aşar. Üç milyondan fazla böcek türü bulunmuştur. Yaşayan böceklerin sayısı ise trilyonlarla ifade edilmelidir. Bakterilerin, virüslerin sayısını ifade edecek sayılar henüz hiç bir dilde yoktur (isterseniz 10 üzeri xxx... biçimindeki bilimsel simgeyi kullanabilirsiniz). Bunca türün dış görünüşleri ve iç organları birbirlerinden çok farklıdır. Bir fil ile bir kurbağanın benzerliklerinin olabileceğini bile düşünmeyiz. Ama yanılırız. Bir gorili goril olarak çok sempatik bulabilirken, evrim kuramı söz konusu olunca o sempatik gorili aniden çok antipatik bulmaya başlarız, ona benzemek düşüncesi bile bizi çileden çıkarır. Oysa, genlerimiz %99,5 dan daha fazla benzerdir. Burada, belki en önemli nokta, Darwin’in evrim kuramını yanlış biliyor olmamızdır. Evrim kuramı, insanın maymundan türediğini söylemiyor. İnsanın ve maymunun atalarının atalarının atalarının … bir olduğunu söylüyor. Bütün canlıların kaynağı, o ilk canlı hücredir. Sonrası milyarlarca yıl süren çoğalma ve evrimleşmedir. Farklı ortamlarda kalan genler, kendilerini taşıyan yaşamkalım makinelerinin (canlılar) bulundukları ortama uymalarını sağlamışlardır. Kimisi suda yaşar, kimisi karada, kimisi havada. Hepsi kendi ortamına en iyi uyumu sağlamıştır. Toprak altında yaşayan bir solucan, kendi ortamında bizden daha iyidir, çünkü biz o ortamda yaşıyamayız. Bu açıdan bakınca, farklı türleri daha iyi, daha kötü biçiminde mukayese etmenin bir anlamı yoktur. Canlılığın yakın geçmişinde (yani son 2.000 yılda) sanatın yaradılış kuramına verdiği desteğin çok azını bilime verme cömertliğinde bulunursa insanoğlu bilimsel bir çağa girebilir. Bilim adamları bunu yalnızca umut etmekle kalmayıp, talep etmek durumundadırlar.

Arayış mı, bunalım mı?

Bilim durmaksızın bir arayışın içindedir. Bu güne dek bulduklarına dayanarak yeni şeyleri keşfetme peşindedir. İçinde yaşadığı evrenin gizleri onun tükenmez konusudur. Yeni bulgular asla öncekilerin taklidi, tekrarı ya da yozlaşmışı değildir. Sanat da sürekli bir arayışın içindedir. Ama bu arayış bilimden çok farklıdır. Bir sanat akımı, bir öncekine dayanmak gereğini duymayabilir, taklidini yapabilir, yozlaştırabilir. Hattâ öncekilerden farklı olmak ister. Ama evrenin gizlerini arama zahmetine girmeden ne kadar konu bulabilirsiniz ki!

Bilime yabancı sanat!

Matematik Sanattır

Sanat dünyasında hiçbir benzeri olmayan bir nesneliğe sahip olmasına karşın, yaratıcı matematiğin güdüsü ve standardı bilimden çok sanatınkilere benzer. Matematikel teoremlerin sınıflandırılmasında estetik yargı hem mantıktan hem de uygulanabilirlikten üstün tutulur: Matematiksel idelerin değerlendirilmesinde, kesin doğru olmasından ya da yararlı olma olasılığından çok güzellik ve zerafet etken olur.“

Lynn Steen, President, AMS

Bir matematikçi şiirden, müzikten, resimden, romandan anlayabilir. Onlardan büyük haz da duyabilir. Ama bir sanatçı matematiği bilmez, anlamazsa, onun içerdiği estetiği, güzelliği nasıl duyumsayabilir ki! Bir şiirin, bir resmin asla ulaşamayacağı soyut matematiksel yapılar içinde gezinen insan aklının duyumsadığı hazzı hangi sanatçı duyabilir? Halley kuyruklu yıldızının fotoğrafını çekebilir, gökyüzünde oluşturduğu harika görüntünün resmini yapabilirsiniz. Ama o yıldızın milyonlarca yıl dönüp durduğu yörüngeyi hesaplayıp insanlığın önüne koymanın zevkini tadabilir misiniz?

Bir pazar yerini, bir zeytinliği, yılların yıprattığı bir insan yüzünü resmedebilir ya da şiirsel bir dille anlatabilirsiniz. Peki, bir hemoglobin molekülündeki 574 amino asit molekülünün dört zincir halinde birbirlerinin etrafında sarılıp bükülerek üç boyutlu uzayda oluşturdukları çalımsı harika biçim neden ilginizi çekmez. Bu çalı size ilginç gelmediyse devam edelim. O biçimsiz çalı hiç bir insanın gösteremeyeceği bir kararlılık içindedir. Bir insan vücudunda bundan 6 trilyondan (6.000.000.000.000.000) dan fazlası vardır. Hiç birisinin bir tek dalı, bir tek büklümü yerinden oynamaz. Aynı amino asit dizisine sahip iki zincir yan yana geldiğinde saniyenin 400 sentrilyon (400.000.000.000.000.000.000.000) da biri kadar bir zamanda o kararlı çalıya (hemoglobin) dönüşürler. Hangi sanat dalı böyle bir yıldırım aşkını betimleyebilmiştir?



Kaynaklar

Berry, Adrian: Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları,37- Ankara, 1996.

Dawkins, Richard: Gen Bencildir, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları,19 - Ankara, 1995.

Eagleton, Terry: Postmodernizmin Yanılsamaları, Ayrıntı Yayınları –İstanbul, 1999.

Feynman, Richard: Fizik Yasaları Üzerine, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları,12 - Ankara, 1995.

Komisyon: Felsefe, TÜSİAD – İstanbul, 2002.

Muller, Herbert J.: The Uses of The Past, New American Library - New York, 1952.

Watson, James D.: İkili Sarmal, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları,2 - Ankara, 1993.

Westfall, Richard S.: Modern Bilimin Oluşumu, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları,4 - Ankara, 1995.

1 Estetik terimi, Yunanca duyu anlamına gelen aisthesis sözcüğünden gelir. XVIII.yüzyılda ortaya çıkmıştır.

*

12